4 Kasım 2016 Cuma

Kamil'e suç ortaklığı (Şiir)

Yürüyorsun 
Yetişkin adımlarla
Zihnimin uçurumlarına
minik eteğinle 
Büyük kitlelere sesleniyorsun
Fonda Orhan Abiyi duyunca
Duygulanıp hisleniyorsun
Sürmelerin var
Yüz defa daha kara alınyazımdan
Topuk seslerin bastırıyor 
Türkülerimi
Yanık bir tını geliyor sazımdan
Saçların uzun ve düpedüz
Küfrediyor rüzgara
Kokun gelince duyarlı zatlara
Orda başlıyor yaygara
İstesemde makas alamam
Allı pullu yanağından
Her gece ülkemi düşünsemde
çıkmıyorsun aklımdan
Gülüşün cömert ve davetkar
Bakışları yağmalar gibi
Hele bide kahkaha attınmı
Görünür şişenin dibi
Ama yinede sen gezme
Ruhumun şark kokan
kaldırımlarında
Suç ortaklığı yatıyor
O küçük adımlarında...


Firaki Kiya
3Kasım2016 Gaziantep

20 Ocak 2016 Çarşamba

Fa anahtarı (Şiir)

Cemil Meriç'i özlüyorum en az Bukowski kadar,
garip gelebilir belki ama hepsini seviyorum
inançlarını umursamayacak kadar.
kiminin fikri kimine aykırı,
kimininki şiddet sebebi kimine
ama banane
ben özlüyorum inatla
Oruç Arıobay'ı

sonra bir çay içimliği rahman'ı
sigarası tüm fotoğraflarına ilişmiş kiya'yı
aklı kendinde saklı tilal'ı
yol yalımı bir yerde şiir
ama özlüyorum inatla figüran'ı
kiminin aklı lal kiminin dili
kimi bize yar kimi deli
özlüyorum ben
özlüyorum
ayı sevi'li
yada Sevil Ay diyorum yerdeki her çam piri
bazı sözlerimi anlamadın değilmi
dert etmiyorum,
sadece özlüyorum bir mezar taşında Hikmet'i
fa anahtarına saklanmış Sönmez dizesini
ah be İbrahim
tek isim iki kardeş
biri müzik biri tiyatro ehli
neyse uzatmasak iyi olacak
özlüyorum dedim
bu bana kafi.

kasım 2015

12 Ocak 2016 Salı

Safi iki (şiir)

safi iki

Bir fırtına yağmur
Bir itina 
Bir hatır
Bir yağım
Bir yığın
Bir ölüm
Bir kalım
Hep sonunda gelir aklına insanın
Amansızlık,
zamansızlıkta unutur olanı bitteni,
oldu bitti olur toprak
Bir kül
Bir duman
Bir umut
Bir kadın
Özle beni namussuz hayat
Öylece özle düşersen aklıma gelirim safi.


Aralık 2015

13 Aralık 2014 Cumartesi

Yazdıran Aşklar (Yazı)

Nazım Hikmet ve Piraye

Nazım Hikmet ve Piraye
Piraye Hanım'ın oğlu Memet Fuat'ın 'Nazım ile Piraye' ve 'Gölgede Kalan Yıllar' kitaplarında dillendirdiği, bir zamanlar Erenköylülerin tanıklık ettiği büyük bir aşk.
"Yaşım otuz sularında, fakat seni 14 yaşında bir mekteplinin ve 60 yaşında bir felsefe adamının ikiz aşkıyla seviyorum…  "
- Piraye'ye Mektuplar
Ne güzel şey hatırlamak seni: 
Ölüm ve zafer haberleri içinden, 
Hapiste 
Ve yaşım kırkı geçmiş iken...
......
Ne güzel şey hatırlamak seni: 
Ölüm ve zafer haberleri içinden, 
Hapiste 
Ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Sezai Karakoç ve Mona Rosa

Sezai Karakoç ve Mona Rosa
Cemal Süreya'ya soyadından bir harf eksilten kadın Muazzez Akkaya.
Sezai Karakoç ile üniversitede sınıf arkadaşıdırlar ve aynı kıza aşıktırlar, günlerce birbirlerine Muazzeze duydukları ilgiyi anlatırlar, yazdıkları şiirleri okurlarmış.Tabi daha sonra bu aşk rekabete dönüşmüş, birbirlerine 'ben elde ederim, sen elde edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar... Kaybeden büyük bir bedel ödemek zorunda kalacaktır, hayatı boyunca bu beden üzerinde bir iz olarak kalacaktır. Bedene fiziksel anlamda zarar vermeyecek bir şey olacak diye de karar kılmışlar ve kaybeden ismini değiştirecektir. Sezai Karakoç kaybetseydi eğer 'Sezai Karkoç' olacaktı fakat iddayı 'Cemal Süreya' kaybeder.. ve 'Süreyya' 'Süreya' olur..
Peki daha sonra... Muazzez, Sezai Karakoç ile aşkının bir iddia sonucu ortaya çıktığını öğrenir ve bunu kaldıramaz, biraz da maddi durumu olmayan Muazzez bu olaydan sonra okulu bırakır ve memleketi Geyve'ye döner... Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen 'Mona Rosa'yı yazar.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. 
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister. 
Ah senin yüzünden kana batacak. 
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
...
Açma pencereni perdeleri çek, 
Mona Rosa seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek. 
Anla Mona Rosa ben bir deliyim. 
Açma pencereni perdeleri çek. 


Cemal Süreya ve Tomris Uyar
Cemal Süreya ve Tomris Uyar
"Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin"
Tomris Uyar şöyle tarifliyor Cemal Süreya’yı: “Tanıdığı kaç kişi varsa o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel öğeleri aynı kalıyor; politikaya, edebiyata, espriye tutkusu; çalışkanlığı, dürüstlüğü gibi, Ama çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. 3 tane yazılabilir. 3 tane apayrı”
Cemal Süreya bu şiiri Tomris Uyar için yazmıştır.
Ay ışığında oturduk 
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni 

Orhan Veli ve Nahit Hanım

Orhan Veli ve Nahit Hanım
Cemal Süreya'nın Nahit Hanımdan bahsederken dediği gibi "Rönesans Gibi Kadın"
“Bir de sevgilim vardır, pek muteber,
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun”
Bu dizelerde bahsedilen kadındır Nahit Gelenbevi..
" Hiçbirine bağlanmadım
Ona bağlandığım kadar
Sade kadın değil, insan
Ne kibarlık budalası
Ne malda mülkte gözü var
Hür olsak der
Eşit olsak der
İnsanları sevmesini bilir
Yaşamayı sevdiği kadar." 
 -Yalnız Seni Arıyorum

Turgut Uyar ve Tomris Uyar

Turgut Uyar ve Tomris Uyar
Turgut Uyar en şanslı şair. O güzel şiirleri yazdıran kadın yanındadır hep, yanıbaşında.
İthafen; Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile
Seni ben geçerken
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu ''O'' geçiyordur
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.
Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse
Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. 

12 Aralık 2014 Cuma

bir kaç üzerine (bir mahmut biyografisi) (Şiir)


Mahmut bir yaşam biçimidir.
Öyle hafife alınmaya gelmez.
Shire'ın kralıdır, hobitlerin boy ortalamasını yükseltir,
kümülatifi iyidir yani, herkese meyil vermez,
içi doludur, fason delikanlı değildir,
cebelitarık boğazı gibi kalbi vardır geniştir ama geçmeye yürek ister,
playstation sevmez pc oyuncusudur,
facebookta karakter yapar toplulukta susar,

Mahmut bir yaşam biçimidir.
sarı tshirt'ü beleşse giyer para verip almaz,
arka cebine cüzdan koymaz pantolanları ondan yandan ceplidir,
gözlüklüdür çok gözlüdür, kem gözlülere iyi gözle bakmaz,
baktığı insanlar iflah olmaz.

Mahmut bir yaşam biçimidir.
Öyle hafife alınmaya gelmez dedik ya, şöyle devam edelim,
mesela Mahmut Siyah rengi sever, karamsardır aynı zamanda kuramsaldır.
otobüse binmez. kalbi zengin düşleri fakirdir. eve hep farklı yollardan gider.
esnafla yüz göz olmaz. terbiyeli de olsa zengin züpperlerine iltimas vermez,
terbiyesiz sokak çocuklarınaysa gülümser,
vitrinleri sadece izler. Eski kitaplarda el gezdirmeye bayılır.
Hergece hayallerine el sallar. Yağmurda ıslanmaz.
bünyesi kuvvetlidir. tıknaz ama kalenderdir.
Balık tumayı meziyet sayar
ama tutarken balıkların onurunu kırmamaya özen gösterir.
Mahmut Çoktur yani heryerdir.

mahmut bir yaşam biçimidir.
öyle hafife alınmaya gelmez düşüncesi olanca hızıyla çoğalır insanın içinde.
engel olunamaz.
çünkü mahmut ilk defa burada küçük harfle yazılır.
sebebiyse o apolitiktir.
hiç bir partiye oy vermez hiç bir partide dumtıs müzik dinlemez,
dünyaya pandik atar.
zaman zaman kimse umrunda olmaz.

mahmut bir bakar 10 görür. saklayamazsınız içinizi.
beleştriye gelmez ama eleştiriye sırtlayabilir.
tepkileri tutarsızdır ama karşısındakine kafidir.
hiç bir enstruman çalamaz, 
yere tükürmez, doğaya kısmen saygılıdır.
göz teması kurmaz. hal hatırın kralını sorar.
gülüşü biçimsizdir ama
sol yanağına özgür bir çocuk oturmuş geleni gezeni süzmektedir.
mahmut çoğunuza yoktur yani.

Mahmut bir yaşam biçimidir,
öyle hafife alınmaya gelmez tabiki,
çünkü Mahmut sürrealisttir, sürantrene olmaz,
onun hayata karşı bir duruşu vardır.
yerçekirdeğine en yakın insandır.
parklarda çimlere basmaz, sigara izmaritini yere atmaz,
vandallardan nefret eder. Toplumsaldır.
hipermarket bilmez mahalle bakkalını yeğler.
tüm resmi evraklara adını küçük harfle yazdırır.
ısrarcıdır ama çok direnmez. 
düğünlerde yün yıkama merasimlerine karşıdır.
mezarlık yanından geçerken dua okur
tecrübeye saygı duyar ama bildiğini okur.

tek tabancadır, boş gezmez
sadece diyalektik üzerine düşünür gerisi umrunda olmaz,
motorlu taşıtları sever yoksa yokluğunu da arar,
mahmut bitmez kendi içinde iceberg dir.
tüm muhabbetlerin sonuna "vay mahmut abi vay" nidasıyla ilişir.

29 Mayıs 2014 Perşembe

kal (şiir)

kal dedi zahit
belki dem geç düşer önümüze
sızlayan yaraların
çokluğu hayatın
omuzlarında
...
kal dedi zahit
çok eskidir bu dil bu resim
kimse bilmez
düşkünlerden başka
birine
birşeye
herşeye
yalnızlığa

kal dedi
dinlemedi zahit.

ölmek ne güzel şey oysa.

1 Aralık 2013 Pazar

Aynı Anda Olur Bunlar

ne kadar çok asfalt dökülse de yollara
bir kız düşer gene de mutlaka kötü yola

biri sevgilisini düşünür
hayatın anlamı gibi

genelevde bir adam genel bir kadına
tüm cevaplar biraz da kendisine çıkıyorken
"buraya nasıl düştün" diye sorar

meşhur ve yabancı isimli mağaza vitrinlerini
kapıcı kızları temizler geceleri

biri kirlenmesin diye namusu
karşı koyar canını verir gündüz
gece morg bekçisi sarhoş gelir
bir güzel düzer onu

"böyle gelmiş böyle gider" der biri
"takdiri ilahi"leyerek kafasıyla onaylar onu bir diğeri
fakat asıl denge ise hep başka birileri
birinin hayal gücü zengindir ama hiçtir
biri hayal kurmaya da adam tutar
doğuştan zengindir
trafiğe küfreder biri evinin penceresinden
biri durup durup bacaklarına bakar kadınların
"altı milyar dünyalının çöpü püsürü nereye toplaşır"
bunu düşünür başka biri

biri taksitinin son günüdür ona seğirtir
biri bir kavgayı ayırırken
arada pisi pisine ölür

biri zayıf alırken matematik dersinden
ay sonunu hesaplar zayıf veren biri de

biri boş vakitlerinde su sporları yapar
birinin dolu vakitlerinde bile evini su basar

televizyonda laleli'deki otel yangını
seyredilirken kahvede:
"yazık ulan şu romenlere nataşalara
daha taş gibi de kadınlarmış" der biri
"daha çok düzülürlermiş be yazık hakkaten"
der bir diğeri

biri bir türlü anlam veremez
bunca yıl bedavaya dünyanın
enayi gibi dönüp durmasına

birinin evine hırsız girer diğerinkine polis

biri çöpte ekmek ararken
çöpten heykel yapar bir diğeri

biri habire ev alır
biri habire nasihat

biri lokantada asgari ücret kadar
bahşiş bırakırken garsona
biri hapisten çıkar tam onsekiz yıl sonra
haberlere konu çıksın diye kendini yakar

"herkes benim gibi olsa cennet olur bütün dünya"
diye düşünür bir diğeri

biri köpeğini gezdirir biri bebeğini

eroin krizine girer biri çırpına çırpına ölür yolda

biri memlekete yalnızca yalnızca televizyonda üzülür

"yeter be memlekete üzüldüğüm
biraz da memleket bana üzülsün"
der bir diğeri

birinin dişi altın kaplamadır kalbi sunta

birinin doğumgünü olur şimdi
birinin nikahı birinin sünnet düğünü
biri ölüm döşeğindeyken
hamile kalır başka biri

biri akşamdan kalmadır
akşamın haberi olmasada o biri'nden

biri sevgilisine mektup döşenir
atatürk'ün gençliğe hitabesi gibi

televizyona dalar yemeği yakar başka biri

biri birine çarpar burnunu kanatır
iki insan değil de iki yumurta sanki

biri "hayat pahalı" der
günde yüz elli kişi ölürken

biri biri bile olamaz
tipten kaybeder o diğeri

"kaç ağaç vardır dünyada şimdi"
"nereye gidiyor kayan yıldızlar"
"nedir şimdi serçelerin gündemi"
uyuyamaz düşünür bunları başka biri

futbol politika.. muhabbet sardıkça sarar
çaylar kahveler içkiler tazelenir
cümleler lıkır lıkır sabaha uzar

biri sur dibinde at keser
biri beyaz atlı prens bekler
kedi etinden kokoreç yapar bir diğeri

"hayat çok güzel ve her şey mantıklı"
diye düşünür hep kazanan biri

"e peki ezilenler üzülenler uzaylı mı" diye sorar
tüm hayatı kaybetmek olan başka biri

fakirlik dünyada o kadar zengindir ki
açlık ingilizceden bile en birinci lisandır

biri valla doğru ya der her duyduğunda
biri ya küfreder ya da duymaz bile dediğini

adları değişik olsa da hep aynı gün yaşanır

biri hep geç kalıyorken erken gider hep başka biri
biri kaybediyorken kazanır hep bir diğeri

insan toprağa dönüşür - toprak çiçeğe
biri birine verir o çiçeği
sevişirler

hayat sürer gider böylece bildiği gibi

-Metin Üstündağ-
Görüşmeyeli Uzun Zaman Oldu'dan.

(Şiir) Ah Müjgan Ah - Sadri Alışık




Ah Müjgan Ah.

semtimizin bir tanesiydi müjgan.
saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür
elleri ufacık, gözleri dört defa lacivertti.
ve de her ne hikmetse o da bana gönüllüydü.
öyle bir sevdim ki müjganı, dünyamı şaşırdım,
haddimi bilemedim, evleniriz gibi geldi bana.
evimiz, yuvamız olur, ışığımız yanar,
fakir soframız kurulur gibi geldi.
sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık.
sonrada çarşılara giderdik.
eşya beğenirdik elden düşme;
aynalı konsolumuz topuzlu karyolamız bile olacaktı.
müjganın her an her bi daim yanında olacaktım ama olmadı gitti.
nereye mi ? paraya gitti abicim paraya

nasılda sevmiştim yıllarca ben seni
her akşam bekledim yollarını
elbet bir gün biz yuva kurarız derken
duydum evlenmişsin sen zengin bir gençle
zengin olsaydım sensiz kalmazdım
her an düşünüp seni hiç ağlamazdım
param olsaydı aşkım kalırdın
seve seve yanımda benimle yaşardın

nikah resimlerimizi de çektirdik.
sonra karpuzcu raşit ağabeyinin kayınbiraderine borç ederekten nişan yüzüklerimizi de yaptırmıştık.
ama müjgan takmadı bunu takamadı uçuverdi elimden.
meğer gizlice altın bir kafes bulmuş kendine.
müjganın gelinliğini hususi diktirmişler,
benim gibi kiralık tel duvak almaya kalkışmamışlar.
öyle sevindim ki. mesut ve bahtiyar olsun diye dualar ettim.
müjgan gibi bende birbirimize ettiğimiz sözleri ettiğimiz yeminleri unuttum.
bir daha mahalleye gelmedi müjgan, gelemedi.
bizim dar ve eski sokaklara otomobili sığmıyormuş dediler.
senede birkaç ay zaten avrupa'daymış dediler.
zaman şifalı bir ilaçtır unutursun dediler,
unuttum bende. hiç aklıma gelmedi.
hatırlamıyorum bile müjganı. hatırlamıyorum

öptüğünü düşünüyorum dudak yerine parayı
para için açar mı sevişenler arayı
madem para mühimdi al koluna parayı
çantana da koy aldığın o kocayı
zengin olsaydım sensiz kalmazdım
her an düşünüp seni hiç ağlamazdım
param olsaydı aşkım kalırdın
seve seve yanımda benimle yaşardın.... **

1 Nisan 2013 Pazartesi

(şiir) yani sen

Sevdalı gönlüme umut düşer
                                  sen gelince,
dışarıda bir yağmur başlar
                                  yağacak ellerime,
olmazsan içim acır sevdiğim
                                  gel sevdiğine.

yani sen umut bıraktın henüz
oysa ben yaşamadım hiç gün ve güz
yani sen
        bıraktığın bu deniz
göz yaşı oldu bana.

aladağlar
2009 sonbaharı


19 Ekim 2012 Cuma

(şiir) su


çok zaman oldu
çok yaman oldu tohumun suya düşüşü
kına dağına bıraktım sonbaharı
gavurdağında rüzgar güllerine kanı
kızmadı bana hiç bir kamil,
peki ya sen..

hangi kara parçası dahil
ne çile güleç
ne werter gece katili
çok zaman oldu diyorum
çok yaman oldu rengin güneşle soluşu

ardıl çayına sırtımı döndüğümde
düştü aklıma tüm seviler
peşimde zalim bir kader
kaçıyorum
           kaçıyorum
bitmiyor ateşin koru
bitmiyor hayatın tuzu
bize şeker haram şemsten beri
dergahını talan edilmiş en mahzun şeyhten beri.
kiya'dan beri
Suskundan beri
en değersiz ışıl yeşil zebercedden beri
...
tohumun suya doyuşundan beri.





13 Ekim 2012 Cumartesi

(şiir) sevmek neymiş birgün anlarsın



Uykuların kaçar geceleri
Bir türlü sabah olmayı bilmez
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar, ne yastık
Girmez pencerelerden beklediğin aydınlık
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın
Onun unutamadığın hayali
Sigaradan derin bir nefes çekmişcesine dolar içine
Sevmek neymiş birgün anlarsın  



Birgün anlarsın aslında herşeyin boş olduğunu
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin
Gün gelirde sesini bir kerecik duymak için
Vurursun başını soğuk taş duvarlara
Büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
Duyarsın
Ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın
Sevmek neymiş birgün anlarsın



Birgün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin
Niçin yaratıldığını
Bu igrenç dünyaya neden geldiğini
Uzun uzun seyredersinde aynalarda güzelliğini
Boşuna geçip giden yıllarına yanarsın
Dolar gözlerin için burkulur
Sevmek neymiş birgün anlarsın



Birgün anlarsın sevilen dudakların
Sevilen gözlerin erişilmezliğini
O hiç beklenmeyen saat geldi mi
Düşer saçların önüne ama bembeyaz
Uzanır gökyüzüne ellerin
Ama çaresiz, ama yorgun, ama bitkin
Bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın
Sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı
Sevmek neymiş birgün anlarsın



Birgün anlarsın hayal kurmayı
Beklemeyi
Ümit etmeyi
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi
Lanet edersin yaşadığına
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın
O zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden

SENI SEVDIĞIMI BIRGÜN ANLARSIN

Ümit Yaşar Oğuzcan

11 Ekim 2012 Perşembe

(şiir) tut yüreğimden ustam


Ustam…
Aklım firarda
Gözbebeklerimde müebbet hüzün
Dilimde ay kesiği bir yara
Düşüm kırık dökük
Umudumun boynu bükük
Bir öksüzün omuzlarında sükut
Yüreğim sana emanet ustam
                                      sıkı tut
Tut ki;
kancık pusulara düşmesin
Bir hain kurşunu gelip deşmesin
Ustam…
Ustam ne zaman o senin bildiğin zaman
Ne sevda gördüğün masallardaki

Eskiden
Eskiden halı tezgahında dokunurdu aşklar
Nakış nakış körpe kız ellerinde  Şarkı Sözleri
Mendillere yazılırdı isimler yüreklere kazılırdı gizlice
Sevdalılar asil ve de yürekli
Sevdalar kavgalar iki kişilik
Oysa şimdi;
Oysa şimdi çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde
Meşru sevdalardan gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara
O günahkar gecelerden

Ustam…
Ustam beni herkes sevdaya asi sanır
Oysa aşk beni nerde görse tanır
Hasret tanır
         zulüm tanır
                    ölüm tanır
Yüzüm yüzümden utanır ustam
Yüzüm yüzümden utanır

Yorgunum ustam yorgunum
Ne katıksız somun isterim senden
Ne bir tas su
Ne taş yastıkta bir gece uykusu
Var gücünle asıl şimdi sükunetime
Çığlığım kopsun
Uzat ellerini güneşe dokun
Uyandır uykusundan
Tut yüreğimden ustam tut
Tut beni sür güne
Güne sür ustam sür güne ustam

Şiir: Serkan Uçar

27 Ağustos 2012 Pazartesi

(şiir) Mıknatıssız Pusula

 

Mıknatıssız Pusula 
 
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

yüzyıl şilisinden bir jazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentli mağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım var.

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther`in
leş kanını
gül kılar.

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, trenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.

gideceğim en eski öykümde devlet denen şirk yazacağım
göz bebeklerimde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.

bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir bakın ordum akıp gidecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.

inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden

helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu büyük türk şairi ben

-ve emir 'kun' diyor; doğuruluyorum-

'bu ülke'den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.

bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ilk dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömerek
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir film de görmüştüm!

ah laikse aşkımız biter elbet bir kış baharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yarar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
beynime düşer infilak eder

ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmaman bedenime lacivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
yeniden dünyaya gelsem yeniden seni severim

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum
isa görüyor şeyhim görüyor ben görüyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum
mıknatıssız bir pusula olarak
 
Ah Muhsin Ünlü

12 Ağustos 2012 Pazar

(nesir) Yalnızlık Üzerine Met-Üst'lemeler

Dostlar ünlü kariktürist Metin Üstündağ'ın daha önce "yanlızlık üzerine" isimli bir şiirini sizinle paylaşmıştım, geçtiğimiz günlerde bir tiyatrocu arkadaşım ile bu şiiri paylşırken şiirin hikayesini içeren bir yazıdan bahsetti bana,bende yazıyı sizinl paylaşmak istedim.

Not: yazının sonuna ilgili şiiri tekrar iliştiriyorum.. okumayanlar için...

Yalnızlık Üzerine Met-Üst'lemeler

Dergiye geldiğimde hava kararmıştı. Balkon tarafındaki büyük salonda dergi çalışanlarının büyük bir kısmı oturmuş gündemde olan siyasi ve toplumsal olaylar hakkında konuşup, kapak konusunu düşünüyordu. Boş bulduğum bir sandalyeye oturup, susarak onları izledim. Zaten gündelik politikadan pek haz etmeyen ben, muhabbet uzadıkça ve sosyal taşlama ve hicivlerin ardı arkası kesilmeyince hepsen sıkıldım. İçtiğim çayların ve çektiğim "off"ların haddi hesabı yoktu ama yine de bi türlü muhabbet bitmiyordu. Aslında genel itibariyle huzurluydum. Tek sıkıntım içinde bulunduğum ortamın sıkıcılığıydı, yoksa kafam gayet rahattı.

Konuşmaların kesintiye uğradığı ve odaya sessizlik çöktüğü bir anı fırsat bilerek "Bizler meşgul insanlarız kardeşim!" diye ayağa kalktım. Hepsi benim bu alakasız çıkışıma hayret etmiş bi şekilde bana bakakaldılar. "Kardeşlerim! Toplanın etrafıma size anlatacaklarım var!" diye haykırdım, Met-Üst hariç hepsi sandalyelerini yaklaştırarak etrafımda çember oluşturdu. "Daha küçük bir çocukken ben, bir ilişkinin iki kişiyle yaşandığını ve tabiki ilişkiyi sürdürenin de bitirenin de bu iki kişinin duygu ve düşünceleri olduğunu sanardım. Yanlışmış, aldanmışım... Misal siz genç ve sağlıklı bir birey olarak hayatınıza bir kişinin girmesini istiyorsunuz di mi? İmkansız! O bir kişiyle beraber istemediğiniz, hiç görmediğiniz belki de hiç sevmeyeceğiniz bi on kişi daha giriyor hayatınıza. Sadece sevgilinize ve onun sorunlarına karşı duyarlılık, hissiyat göstermeniz yetmez. Onun en yakın arkadaşının, en yakın arkadaşının sevgilisinin, ablasının, ablasının nişanlısının, ev arkadaşının, ev arkadaşının eski sevgilisinin sorunlarına, dertlerine de aynı duyarlılıkla eğilmeniz hatta çözüm arayışlarına girmeniz, gerekiyor. Aksi takdirde o ilişki yürümüyor, tıkanıyor dostlarım. İşte geçen aylardan bir gün ben de sevgilimle buluşmuş, kafede çayımı yudumlarken birden bire kendimi saatlerdir Eyüp hakkında konuşurken yakaladım. Eyüp'ü hiç görmemiştim, sadece kız arkadaşımın anlattıklarından kafamda bir Eyüp figürü oluşmuştu. Hakkında çok şey biliyordum. Eyüp, kız arkadaşımın ev arkadaşı Nevin'in eski sevgilisiydi, ayı görüntüsüne rağmen son derece duyarlı, ince, hassas, kırılgan bir çocuktu. Nevin'den sonra bir ilişki denemesine girmişti ama Nevin'i unutamamıştı. Zira geride yaşanmış bi 4 yıl vardı. Ve kendini son zamanlarda iyice umutsuz çaresiz hissediyor, zaman zaman ağlama nöbetleri geçiriyordu. Doğal olarak onun bu içinde bulunduğu bu ruh hali Nevin'i de etkiliyordu.- Gitsin, Nevin'le konuşsun yeniden başlasınlar- dedim… Artık çok geçmiş, sancılı ayrılık döneminde sarfedilen o kadar kırıcı sözden sonra bir araya gelmeleri imkansızmış, hem Nevin şimdi yeni bir ilişkiye başlamışmış.- E Eyüp duyarlı hassas değil miydi? Ne diye ayrılırken kıza küfretti bu şerefsiz. Bu mudur ince, hassas tavır?- diye çıkıştım, sustu. Sonra sakinleşip, - Başka bi kız bulalım bu Eyüp'e. Bir aşkın acılarını unutturacak yeni bi aşk sipariş edelim- diye öneride bulundum. İçine kapanıkmış, kızlara açılamazmış. Bi saat boyunca Eyüp'ün yararına ne önerdiysem bi gerekçeyle refüze edildi. En sonunda dayanamadım "E bari ben gideyim bu Eyüp denen şerefsize bi kere vereyim de sen de, Eyüp de, Nevin de sevinsin!" diye patladım. Kavga ettik. Zaten bu olaydan bir hafta sonra da ayrıldık. Ama iki aydır kafam öyle rahat öyle huzurlu ki dostlarım anlatamam" diye anlattım dergi çalışanlarına.

"Fakat... İlişki, birliktelik bunlar değil mi zaten. Rica ederim kuzum biraz daha alttan almaya, daha az nobran olmaya çalışın." diye tedirgince lafa girdi Yiğit. "Ya ne yapmak lazımmış? Kaz gelecek diye bana, tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır en münasibi? İstemem eksik olsun! Herkes gibi koşarak elin Eyüp'üne methiyeler mi yazmak? Yoksa sevgilinin yüzü gülecek diye bir an karşısında taklalar mı atmak lazım her zaman? İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli? Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eksiltmeli? Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim? Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!" diye bir tirat geçtim. Bi alkış tufanı koptu.

Yiğit'in çayından bir yudum alarak "Dediğim gibi bizler meşgul adamlarız dostlarım" diye tam devam ediyordum ki köşede oturan Met-Üst hiç istifini bozmadan, önündeki kağıda bişeyler çizerek "Yalnız, konuşmasına hep "biz" diye başlar" dedi. Sustum, baktım, kıpırtısız bi şekilde kağıda bakmaya devam ediyordu. "Ben meşgul bir insanım dostlarım! Ben ve sevgilim iki kişi bile fazla gelirken hayatıma..." diye devam ettim. "İki kere yalnız, iki yalnız eder" dedi. Umursamadım devam ettim... "İki kişi bile fazlayken bir de bu kalabalık..." dedim. "Yalnızın hayatını kalabalıklar yaşar. Yalnız ölünce nüfus eksilmez" dedi ve "Yalnızlar rıhtımı, kuru kalabalıktan ibarettir" diye ekleyip "ezehehe mezehehehe!" diye güldü. "Hay sokayım kalabalığa" diyip "Kardeşim ben yaratıcı bir insanım. Ben sancılı yaratım süreciyle mi uğraşıcam Eyüp'le Nevin'le mi?" diye ter içinde derdimi anlatmaya çalıştım. "Yalnız, yaratıcıdır. Ossuruktan nem kapar, acayip sorun yaratır" dedi. Metin'in araya girip laf sokmaları beni inceden daşşak oğlanı yapıyordu. "Metin Abi bak büyüğümsün saygı duyuyorum sana. Sen de bana duy. Şurda bi hikayemizi anlatıyoruz dimi? Ses çıkarma yoksa döverim seni!" diye insan gibi uyardım. "Her insanın bir hikayesi vardır, yalnızın karadeniz fıkrası" dedi, bütün odadakiler güldü. "Abi ayıp oluyor ama..." diyip çaresiz boynumu büktüm. "Yalnıza sormuşlar; -boynun neden eğri?- -hüzün kireçlenmesinden- demiş" diye son darbeyi vurup bi de eğri boynuma şaplak attı. Kahkahalar dur durak bilmiyordu, sinirim iyice tepeme çıktı. "Boşaltın burayı, çabuk çıkın odadan! Bu adamla birebir kalmak istiyorum!" dedim. Bir tek Ersin "Umut'u bilirim. Çok sinirlendi, birazdan Metin Abi’yi kıymaya çevirir" diyerek koşa koşa kaçtı. Selçuk "Kimin yerinden kimi kovuyorsun artist! Aaa şuna bak dağdan geldi bağdakini kovuyor!" diye çıkıştı. Bunun üzerine "Metin Abi gelir misin iki dakka? Senle özel bişey konuşucam" dedim, sağolsun geldi. Mutfağı gittik. Gözyaşları içinde sarılıp, aslında odadaki beni anlayan tek kişi olduğunu, mümkünse kendisine dışarda bi kahve ısmarlamak istediğimi söyledim. "Yalnızın içkisi fıçı biradır" dedi, bi birahaneye gittik.

Bol bol dertleştik, fikir teatisinde bulunduk. "Yalnızın gizlisi saklısı olmuyor. Aşkı da, sevgisi de, ilişkisi de halka mal oluyor. Tıpkı baraj gibi, yol gibi kamu alanı oluyor. Herkes yorum yapabiliyor, eski sevgilisinin arkasından topluca atıp tutulabiliyor. Aslında kötü niyetinden değil böyle konuşması herkes içinde. Yalnızlıktan. Zira eski sevgilileri hakkında konuştuğu zaman azımsanmayacak bi çevre ediniyor etrafında. Sonra beraberce yorum yaptığı arkadaşlarına darılıyor, yine yalnız kalıyor. İlişki dediğinde yarım yamalak bişey dimi abi?" diye sordum. Katıldı ve "Yalnız hiçbir şeyin sonunu getiremez... Herşeyin ortasını yaşar… Yalnız orta malıdır, herkes onu kullanmalıdır" dedi. İkinci biradan sonra ben sapıttım. "Yalgızam yalgız" türküsünü söyledim. Üçüncü biranın ortasında sızıp kaldım. Tek hatırladığım misafirliğe gelip de uyuyup kalmış bir çocuğun babasının kollarında uyur vaziyette evden çıkarılması gibi birahaneden çıkarılıp taksiye bindirilmemdi. Metin Abi’lerin evine gittik. Eşi Meryem Abla bana salonda yer yatağı yaptı. Tam dalıyordum ki Metin Abi geldi, dürttü. "Efendim abi nooldu?" dedim "Yalnız, misafir evlerinde uyumaya bayılır" dedi, gitti. Yüz verdikçe iyice şımarmıştı Metin Abi, bu yalnızlık geyiği de canımı sıkmıştı. Sinirlendim döndüm g.tümü yattım. Rüyamda çocukluğumun sabun reklamı yıldızı Ornellia Muti ile sevişirken nur yüzlü kıvırcık saçlı ihtiyara basıldım. Kendi rüyamdan kovuldum.

Sabah kahvaltıda gündüz niyetine rüyamı anlattım. Meryem Abla yorum yapmadı, Metin Abi "Yalnızın dudakları sigara öper, elleri buram buram otuzbir" dedi. Onbir yaşındaki çocukları Denizali de dahil hepsi kahkahalarla güldü. Konuyu değiştirmek için "Ya Metin Abi sen beni kucaklayıp götürecek kadar güçlü müsün yaa! Nasıl götürdün beni dün gece öyle taksiye" diye sordum. "Ben götürmedim ki... Yan masada tek başına oturan ayı görünüşüne rağmen son derece duyarlı, ince, hassas, kırılgan bir genç vardı. Ondan rica ettim o götürdü" dedi.

Benim De Söyleyeceklerim Var - Umut Sarıkaya



buda şirin şiiri..

yanlızlık üzerine..

Yalnız, tek tabancadır. Her gördüğüne daan! Diye vurulur.
Yalnızın esvapları, mutlu olduğu senelerin modasını yansıtır.
Yalnızın toplu fotoğrafları bile vesikalıktır.
Yalnız, çamaşırlarını gündüz leğende yıkar, gece olunca asar. Yalnızın ayakları, çorapları nefesi kokar.
Bir yalnız, bir yalnıza ömür boyu kışt kışttır.
Yalnızın elleri ceplerinde, cepleri hep derinde. Yalnızın dişleri, düşleri van gogh sarısı.
Yalnız, misafir evlerde uyumaya bayılır.
Yalnız, yankı vadisinden bağırsa: ooo. Kim osurdu. Bit osurdu. Olur.
Yalnız hep tedir-girgindir.
Yalnızın hayatını kalabalıklar yaşar. Yalnız ölünce nüfus eksilmez.
 İki kere yalnız, iki yalnız eder.
Yalnızın ütülü tek pantolonu vardır. Onu da giymeye utanır.
Yalnız konuşmasına hep biz diye başlar.
Yalnız çarmıhını içinde taşır. Kimliğini kaybeder, kendini evde unutur.
Yalnız yalnıza aşık olursa, yalnızlık toplamları belki bir çocuk yapar.
Yalnızın içkisi fıçı biradır.
Yalnıza sormuşlar: boynun neden eğri?  Hüzün kireçlenmesinden demiş.
Yalnızlar rıhtımı, kuru kalabalıktır.
Her insanın bir hikayesi vardır. Yalnızın karadeniz fıkrası.
Yalnız, iğneyi de, çuvaldızı da kendisine batırır. Yetinmez minare arar.
Yalnızın kefeni sümerbank basması.
Yalnız rüyasında ornella muti ile sevişirken nur yüzlü ihtiyarca basılır. Yalnız kendi rüyasında kovulur.
Yalnızın çorapları tek tek, yüreği küt küt.
Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılsa bile güçlü olan onda da aslan payını alır.
Yalnız evine hep başka yollardan gider.
Yalnız, yaratıcıdır. Osuruktan nem kapar. Acayip sorun yaratır.
Yalnızın geceleri kerim abdül cabbar boyunda, uykuları naim süleymanoğlu ayarındadır.
Yalnızın tatlı canı, bedenine eziyet.
 Yalnızlar, kendi aralarında ikiye bile ayrılamazlar.
Yalnız ya duldur ya da yetim. İkisinden ve tek çocuklu olanları daha makbüldür.
Yalnızın cebi vapur, telefon jetonu dolu.
Yalnızın dudakları sigara öper, elleri buram buram otuz bir.
Yalnızın eşyaları, yalnızı döver.
Yalnızlık üç boyutludur. Ama elle tutulamaz. Yalnızın tırnakları uzar.
Yalnızlık, tanrıya mahsustur. Yalnızlık, tanrının yanına usulsüz park yapmaktır.
Yalnız sever, evlenir, nurtopu gibi ülseri ve gastriti olur. Yalnız boşanır, çocuk annesine verilir. Hüzün babaya.
Yalnız, terliğine darılır, yastığına sarılır. Yorganına kızar, kanepede uyur.
Yalnız çok tutumludur. Düşünden, tırnağından attırır hep içine atar.

Yalnız yalnızı donundan tanır. Yalnızın yedek donunda da çiçekler açar.
 Yalnız göçebedir. Vatanı bedenidir. Komşuları yok yuk, para birimi borçtur. Yalnızın başkenti fiyaskodur. Bayrağı gökyüzü.
Yalnız, hiçbir şeyin sonunu getiremez. Her şeyin ortasını yaşar. Ortalıkda yaşar. Yalnız, orta malıdır. Herkes onu kullanmalıdır.
Yalnızın varlığı, babasının çükünün keyfinedir. Yalnızın varlığı, varlığınıza armağan olabilir.
Yalnızın sevdiği artiz ya rahmetli lee van cleeftir, ya da yine rahmetli cevat kurtuluş. (suphi kaner, john belushi joker.)
Yalnızın bindiği tüm taşıtlar, kendisinden geçer.
İnsanlar konuşa konuşa yalnızlaşırlar. 

metin üstündağ

21 Mayıs 2012 Pazartesi

(şiir) beni deniz sanıyor

beni deniz sanıyor bildiğim..
 
hayli zaman geçtide üstünden
kime ne demiş kimden ne istemiş bilmiyorum aklım,
zaman perişan,
zaman perükarı hayatın..
kırptıkça kırpıyor,
oysa eskiyen ne varsa balkonda bir zulada biriktirdiğim
oyun kağıtlarına hapis,

yeter saçmaladığım,
nazım kendine konu olan her kelimeye aşık olmalı
aşk her gönüle mashar olmalı,
umut koca yanaklı bir çocuk isminden fazlası olmalı,
olmalı.
olmalı..
olmalı...

belki de insan insana hep kanmamalı,
işte tamda böyle fikri muallak
...






(şiir) yanlızlık üstüne - Metin Üstündağ



Yalnız, tek tabancadır. Her gördüğüne daan! Diye vurulur.
Yalnızın esvapları, mutlu olduğu senelerin modasını yansıtır.
Yalnızın toplu fotoğrafları bile vesikalıktır.
Yalnız, çamaşırlarını gündüz leğende yıkar, gece olunca asar. Yalnızın ayakları, çorapları nefesi kokar.
Bir yalnız, bir yalnıza ömür boyu kışt kışttır.
Yalnızın elleri ceplerinde, cepleri hep derinde. Yalnızın dişleri, düşleri van gogh sarısı.
Yalnız, misafir evlerde uyumaya bayılır.
Yalnız, yankı vadisinden bağırsa: ooo. Kim osurdu. Bit osurdu. Olur.
Yalnız hep tedir-girgindir.
Yalnızın hayatını kalabalıklar yaşar. Yalnız ölünce nüfus eksilmez.
 İki kere yalnız, iki yalnız eder.
Yalnızın ütülü tek pantolonu vardır. Onu da giymeye utanır.
Yalnız konuşmasına hep biz diye başlar.
Yalnız çarmıhını içinde taşır. Kimliğini kaybeder, kendini evde unutur.
Yalnız yalnıza aşık olursa, yalnızlık toplamları belki bir çocuk yapar.
Yalnızın içkisi fıçı biradır.
Yalnıza sormuşlar: boynun neden eğri?  Hüzün kireçlenmesinden demiş.
Yalnızlar rıhtımı, kuru kalabalıktır.
Her insanın bir hikayesi vardır. Yalnızın karadeniz fıkrası.
Yalnız, iğneyi de, çuvaldızı da kendisine batırır. Yetinmez minare arar.
Yalnızın kefeni sümerbank basması.
Yalnız rüyasında ornella muti ile sevişirken nur yüzlü ihtiyarca basılır. Yalnız kendi rüyasında kovulur.
Yalnızın çorapları tek tek, yüreği küt küt.
Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılsa bile güçlü olan onda da aslan payını alır.
Yalnız evine hep başka yollardan gider.
Yalnız, yaratıcıdır. Osuruktan nem kapar. Acayip sorun yaratır.
Yalnızın geceleri kerim abdül cabbar boyunda, uykuları naim süleymanoğlu ayarındadır.
Yalnızın tatlı canı, bedenine eziyet.
 Yalnızlar, kendi aralarında ikiye bile ayrılamazlar.
Yalnız ya duldur ya da yetim. İkisinden ve tek çocuklu olanları daha makbüldür.
Yalnızın cebi vapur, telefon jetonu dolu.
Yalnızın dudakları sigara öper, elleri buram buram otuz bir.
Yalnızın eşyaları, yalnızı döver.
Yalnızlık üç boyutludur. Ama elle tutulamaz. Yalnızın tırnakları uzar.
Yalnızlık, tanrıya mahsustur. Yalnızlık, tanrının yanına usulsüz park yapmaktır.
Yalnız sever, evlenir, nurtopu gibi ülseri ve gastriti olur. Yalnız boşanır, çocuk annesine verilir. Hüzün babaya.
Yalnız, terliğine darılır, yastığına sarılır. Yorganına kızar, kanepede uyur.
Yalnız çok tutumludur. Düşünden, tırnağından attırır hep içine atar.

Yalnız yalnızı donundan tanır. Yalnızın yedek donunda da çiçekler açar.
 Yalnız göçebedir. Vatanı bedenidir. Komşuları yok yuk, para birimi borçtur. Yalnızın başkenti fiyaskodur. Bayrağı gökyüzü.
Yalnız, hiçbir şeyin sonunu getiremez. Her şeyin ortasını yaşar. Ortalıkda yaşar. Yalnız, orta malıdır. Herkes onu kullanmalıdır.
Yalnızın varlığı, babasının çükünün keyfinedir. Yalnızın varlığı, varlığınıza armağan olabilir.
Yalnızın sevdiği artiz ya rahmetli lee van cleeftir, ya da yine rahmetli cevat kurtuluş. (suphi kaner, john belushi joker.)
Yalnızın bindiği tüm taşıtlar, kendisinden geçer.
İnsanlar konuşa konuşa yalnızlaşırlar. 

metin üstündağ 1991


9 Nisan 2012 Pazartesi

(şiir) safi

çok zaman
çok ses oldu.
elimde boynum mahurluğum hala bileklerimde
gözlerim içime seferi
ve ansızın geliveriyorsun aklıma
ölsem kimsenin umurunda yanlız,
yalnız kimselerden sonra..

çok kelam
çok rüzgar oldu.
ayaklarımda çelim öyle kızgın durmama
ömrüm yoluma seferi
ve ansızın sızıyorsun aklıma
kalsam kimsenin umrunda safi
sahi kimselerden sonra.

anlıyorsan sus
biliyorsan konuşma.


mart 2012



7 Mart 2012 Çarşamba

(Röportaj) Tunç Fındık


“Güneşli bir günde doğada olmaktan güzel ne olabilir ki?”

Denizden  neredeyse  dokuz kilometre yüksekte atmosferin inceldiği,  incelmiş havadaki oksijen ve basıncın yaşama elverecek seviyelerin çok altına düştüğü, korkunç soğuk,  fırtına ve devasa çığların hakim olduğu yüksek dağlarda dağcılar nasıl yaşarlar, nelerle mücadele ederler?

Tunç Fındık Doğa sporlarının Türkiye deki en önemli ve en tanınmış isimlerinden biri. doğa sevgisini “Güneşli bir günde doğada olmaktan güzel ne olabilir ki?” diye içsel bir soruyla pekiştiriyor. Bu soru aslında her şeyi açıklıyor, Dünyada bir çok dağın ilk Türk tırmanışını ve Türkiye dede  bir çok dağın ilk tırmanışlarını gerçekleştirmiş. Tabiri caiz ise dağda kendi rotasını kendi çizen gerçek bir macera adamı.  Tunç Fındık’a ulaşmak çok kolay ve çok zor oldu aslında. Röportaj için ilk maili attıktan 20 dk sonra cevap geldi ama O mail Tunç’un İranda olduğunu döner dönmez bizimle irtibata geçeceğini yazıyordu, açıkçası röportaj için ümitsizliğe kapılmıştım ama bir cumartesi sabahı gelen maille bu yazının ilk satırları beliriverdi. O bir Dağcı, o bir Fotoğrafçı, yazar, çevirmen, doğa tutkunu, adrenalin aşığı bir maceraperest.  son kitabı İrtifa 8000 yeni yayınlanmış olsa da haftalardır internette müthiş cümleleri takipçileri tarafından paylaşılıyor. İşte Tunç Fındıkla gerçekleştirdiğimiz röportajın ayrıntıları;  


Tunç Fındık  kimdir?
        
         Ben profesyonel dağcı, dağ rehberi ve yazarım. Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldum. Doğa sporlarına 1983 yılında başladım, bu dönemde izcilik ve kampçılık ile uğraştım, 1990 yılından sonra  mağaracılık ve dağcılığa yöneldim. Bilkent Üniversitesi,  Hacettepe Üniversitesi Dağcılık Kulüplerinde eğitmenlik yapıp kulüp tırmanışlarına liderlik ettim ve Türkiye Dağcılık Federasyonu bünyesinde yurt dışı yüksek irtifa faaliyetlerine katılarak Türkiye’yi milli sporcu olarak temsil ettim. Lisanslı bir dağcı olarak, Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun 1996 tarihine kadar olan faaliyetlerinde eğitmenlik ve teknik danışmanlık görevlerini yürüttüm,  AKUT Arama Kurtarma Derneği gönüllüsüyüm, Zirve Dağcılık Kulübü ve UİAA (Uluslararası Dağcılık  Federasyonları Birliği) dağ komisyonu üyesiyim.


Tunç Fındık’ı dağların zorlu koşullarına iten güç nedir ve o gücü nasıl besliyorsunuz?

         Ben küçüklükten beri arazide olmayı çok severdim, hala değişen bir şey yok. Dağda, tırmanışta olmak benim için dünyadaki en güzel şey. Güneşli bir günde doğada olmaktan güzel ne olabilir ki? Dağların bana verdiği enerji ve özgürlüğü hiçbir şeyde bulamam. Dağlarda kendi bedenimle ve ruhumla aksiyon içinde olmayı çok seviyorum. Benim  motivasyonum da buradan geliyor.  Dünyanın farklı yerlerindeki dağlar, coğrafyalar, insanlar, gezmek, tırmanış ve dağdaki dostluklar. İşte bunlar beni çok çekiyor.


Profesyonel bir dağcı olarak Dağcılık sporunda risk faktörüne karar verme ve problem çözme stratejilerini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

           Bunlar dağcılık ve tırmanışın parçasıdır. Dağcılığın büyük bir kısmı  kontrollü riskleri yönetmekten geçer. Zorlu bir tırmanışta veya yüksek bir dağdaki stresli ortamlarda karar vermek kaçınılmaz bir durumdur. Dağcılık sporunu değerli ve keyifli kılan, kontrollü riskleri doğru yönetmek ve doğru kararları almaktır. Riski doğru hesaplamak dağcılıkta her şeyin temelindedir çünkü söz konusu olan insan hayatıdır.  Tüm dikkat ve hesaplamalara karşın, dağcılar riskli durumlarda kalabilirler çünkü dağ ortamı beklenmedik risklerle ve beklenmedik olaylarla doludur; ekipten birinin hastalanması veya ekibin tırmanışta kaza geçirmesi, ani bir fırtına veya tipi gibi beklenmedik durumlarda stres altında, zor durumlarda doğru hareketi yapmaya karar verebilmek, soğukkanlılığı elden bırakmadan hızlıca karar almak sadece tecrübeli bir dağcı tarafından yapılabilir. Mesela 2009 yılındaki Dhaulagiri çıkışımızda, zirve tırmanışı sırasında şiddetli bir tipi ve yıldırım geldi. Acil bir karar almam gerekiyordu;  hava hızla kötüleşiyordu ve  zirveden vazgeçmem mi gerekiyordu? Çok zor koşullarda  Dhaulagiri’ye tırmandım ama  sis ve tip basmadan önce   kör iniş yapabilmek için pusula açışı almadan değil. Bu sayede,  aynı tırmanışta bir  kişinin hayatını kaybettiği bu zirveye gittikten sonra dönüş yolunu doğru bulabildim.


Türk dağcılık camiasının heyecanla izlediği bir 14 x 8000 projeniz var. bu proje nasıl oluştu. bu projede sizi en çok zorlayan şey nedir?

          Buna ‘dağcılığın maratonu’ diyebiliriz. Bu her açıdan zor bir proje 14x8000, birçok kısmı da  tehlikeli ve uğraştırıcı, birçok insanı caydıran ve pes ettiren bir hedef.  8000’lik bir dağa çıkmak gerçek maceradır ve  her tür dağcılıktan çok daha ödüllendiricidir. Bunun başarısının hissi hiçbir şeyle mukayese kabul etmez, riski de büyüktür, işler ters giderse eve dönemeyebileceğiniz bir girişimdir. Macera bilinmeyendir.  8000’lik çıkışlarda o kadar çok belirsizlik var ki, gerçek macera bu oluyor işte. Hedefim en başta 14x8000 gibi bir proje tabii ki değildi, çünkü gençliğimde dağcılığa sadece dağ ve doğa sevgisiyle başladım. Ancak birkaç 8000’lik dağa çıkıp, 8000 metrede bünyemin iyi çalıştığını görünce, neden bu proje olmasın dedim. İçinde olunca bana  zevkli bir mücadele olarak geliyor ama tahminler ötesinde zorlu bir uğraşı ve devamlı, hiç bitmeyen  bir “challenge” var.  Ve de kolay 8000’lik diye bir şey yok, sadece daha az riskli ve daha çok riskli olanları var. Everest Dağı bunlar arasında görece kolay olanlardan sayılır çünkü popüleritesinden dolayı lojistiği çok iyi. Annapurna, Nanga Parbat, Kanchenjunga ve Makalu ise tehlikeli ve zor olan 8000’lik zirvelerden; çığ ve teknik tırmanış nedeniyle. K2 Dağı ise kötü havasıyla ve teknik tırmanışın zorluğuyla ünlü. Kısaca, hiçbiri kolay değil; mükemmel planlama, performans ve şans gerektiren projeler. Yüksek dağcılıkta en önemlisi, eve ve sevdiklerine sağ ve salim geri dönmektir,  zirve ile dönerseniz bu da büyük bir bonus’tur.
2012 yılı başı itibariyle bu projenin yarısındayım diyebilirim. 2001 yılından beri 10 adet 8000′lik dağa gittim: Everest (2001), Broad Peak (2002), Cho Oyu (2005),  Lhotse (2006), Everest (2007), Dhaulagiri (2009), K2  (2009), Gasherbrum II (2009), Makalu (2010) ve  Shishapangma (2010), Kanchenjunga (2011) ve  iki kere  farklı rotadan Everest  olmak üzere, 7  adet 8000′liğin zirvesine çıkmış oldum. Bu esnada 10’dan çok sefer  7000 metre ve üzeri tırmanışım da oldu tabii. Şimdi sırada, Tibet, Pakistan ve Nepal’de 8 adet daha 8000 metrelik zirve beni bekliyor, yani neredeyse 5-6 yıl sürecek bir mücadele. Bu arada Everest’e iki kere ve farklı rotalardan tırmanan ilk Türk oldum.
Dünyada farklı milletlerden 30 kadar kişinin tamamladığı bu projede beni en çok zorlayan şey, aylarca evimden ve sevdiklerimden , normal yaşam konforundan uzak kalmak değil, sponsor bulmak! Türkiye’deki  ekonomik  ve sosyal vaziyette, 14 x 8000 gibi uzun soluklu bir sportif projeye sponsor bulmak çok zor. Bu, spor sponsorluğunun ve genelde sponsorluk kavramının  hiç anlaşılmamasından   kaynaklanıyor. Ama ömrüm boyunca uğraşarak da olsa, bu olağanüstü enteresan ve zorlu projede ilerlemeyi göze aldım, bu şartlarda yola çıktım. Geçmişte Fenerbahçe Spor Klübü, Meteksan Sistem bilişim şirketi gibi büyük sponsorlarım oldu. Günümüz itibariyle The North Face, CNN TÜRK,  Solgar, Globalstar Avrasya, Suunto, Unifo  gibi şirketlerin ürün ve hizmet sponsorluğu ile yoldayım ve mali sponsorluk arayışım da devamlı surette sürüyor. 2012 tırmanışlarım olan Annapurna ve K2 için İnnova bilişim firması sponsor oldu.


Dağcılık konusundaki hedefiniz nedir?

         Dağcılıktaki hedefleri belirlemek tamamen  bu spora yaklaşımınıza bağlı bir olay. Benim için bir dağa tırmanmak için karar verirken belli başlı bazı kriterler vardır: o dağın fiziki şeklinin güzelliği, tırmanışın zevkli olup olmaması, o dağın tarihi değeri ve geçmişte üzerinde yaşanan tarihe mal olmuş olaylar, tırmanışın güvenliliği, beraber gideceğim ekibin kalitesi. Hedeflerim çok değişken olabilir, bazen dünyanın en yüksek, tanınmış dağlarına giderken, bazen de tanınmış bir zirveye varmayan ama tırmanışı çok zorlu teknik rotaları seçerim. Ama dağcılıktaki esas hedefim bundan tad almak ve sürdürebildiğimce devam ettirmek. Ben sadece 8000 metrelik dağlara çıkan bir dağcı değilim;  dağcılığımın büyük kısmı  kaya, buz  ve alpin tırmanışlardan oluşuyor. Kaya, kar ve buz, uzun duvar tırmanışları yapıyorum. Donmuş şelale tırmanmak da benim çok sevdiğim bir tırmanış tarzı. Bugüne dek Türkiye’de ve yurtdışında  700 kadar tırmanış yaptım;  bunun 300 kadarı ilk çıkış oldu  bunlar  rotanın ilk tırmanışı, dağın veya duvarın ilk çıkışı veya  dağın / rotanın ilk kış çıkışı olarak gerçekleşti. Ayrıca, daha kısa kaya rotalarında çok sayıda geleneksel ilk tırmanış yaptım. Yurtdışında  Nepal, Tibet, Çin, Pakistan, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Fransa, İtalya, İsviçre, Bulgaristan, İran, Gürcistan, Arjantin, Tanzanya, Kenya, Rusya Federasyonu ve İskoçya’da birçok   tırmanış yapmak şansım da oldu.


Türk dağcılığı sizce dünya dağcılığının neresinde ve Türk dağcılığının gelişimi için neler yapılabilir.

          Çok fazla tırmanıcısı olmayan ve bu sporun  yeni  büyümeye başladığı , halk arasında  pek tanınmadığı bizim gibi ülkeler  var. Polonya, Amerika, İngiltere, Japonya'yla  bizi asla  karıştırmamak gerekiyor. Çünkü bu ülkelerde bu spora meraklı çok insan,  oturmuş bir tırmanış ve doğa sporları kültürü, ciddi boyutlarda  dağcılık tarihi ve geçmişi   var. Bundan kaynaklı olarak büyük bir malzeme pazarı da mevcut:  mesela İngiltere de iklimle de orantılı olarak hemen herkesin üzerinde gore-tex ceket, trekking ayakkabısı var. Tüm bu ülkelerin kendine has bir sürü tırmanış markası vardır. Koreyi ele alalım; neredeyse 15 milyon dağcı / tırmanıcı / doğa sporcusu var orada. Dünyada en çok 8000'lik tırmanan insan sayısı Kore'de. Yine ufak bir örnek olarak, 14x8000 projesini bitirmiş  5 kişi var Kore'de. Bu sayı Amerika'da ve İngiltere'de 1.
         Bize gelince,  ülkemiz dağcılık  konusunda çok da  kötü bir yerde değil, ufak da olsa bir dağcılık camiamız var, yavaştan gelişiyoruz, arada büyük çatışmalar var ve  tabii ki 200 yıl geriden izliyoruz yine batıyı. Toplum olarak bazı özelliklerimizden kaynaklanan problemlerimiz var, her şeyi çaba harcamadan elde etmeye çalışmak, araştırmamak, çaba ve emeği umursamamak  gibi. Ama gel de gör ki,  dağcılık böyle bir spor değil. Çaba harcamadan hiçbir şey yapamazsınız. Örneğin,  8000 metrelik bir dağa deneyim kazanmadan gidilmez, Demirkazık Kuzey Duvarı veya Vayvay kuzey duvarı  vb. teknik bir duvarı çıkmak için öncesinde bir yığın teknik  tırmanış yapmak zorundasınız. Veya 7’li derece ve üzeri geleneksel kaya  tırmanmak için çok çaba, tecrübe ve cesaret gerek! Çalışmadan, emeksiz olmayacak işler bunlar..  Dağı, tırmanışı, kendinizin sınırlarını  öğrenmek zorundasınız, dağcılık sadece deneyimle gelişen bir spor. Bunu yapmadan dağa giderseniz de başınıza bir iş gelmesi  veya başarısızlık  ve hayal kırıklığı çok doğaldır.
Bizim ülkemizdeki dağcılığımız zaman içinde tabi ki gelişecektir ancak bunun için bireylerin daha çok okuması, tırmanması ve paylaşması ve birlik olmak gerekiyor. Aynı zamanda,  bu spora  meraklı insanları  ayırmadan aynı çatı altında  toplayacak, onlara hizmet edecek, gelişmeyi destekleyecek  devlet kurumları olması da şart.


Aynı zamanda bir yazar ve çevirmen kimliğiniz var, Tunç Fındık neden yazıyor?

           Çevirmenliği 2000 yılından beri  yapmasam da,  yazmayı çok seviyorum ve aslında sadece kendim için yazıyorum. Dağcılık ve tırmanış o kadar zevkli bir aktivite ki, bunu mutlaka başka insanlarla paylaşmak isteğiniz oluyor, bu fotoğraf ve yazıyla olur. Aslında en başta kendi kendime yazdığım günlüklerden ibaretti yazılarım, ama sonra bir şekilde bunları kitap haline getirebildim. Tabi diğer yandan, ben dağcılığa başladığımda önümde yol gösterici birkaç örnek olsaydı, bugün belki daha da ileride olurdum veya geldiğim yere daha hızlı ulaşırdım belki de. Bu nedenle, bir şeyler yapıyorsanız yazıp belgelemenin değerine inanıyorum. Bizim toplumumuz bu yönden tembeldir ve girişimcilikten uzaktır ama bir yerden başlamak gerek. Özellikle dağcılık ve tırmanış yönünden bakınca belli bir yayın birikimimiz yok ve bunun eksikliğinin çekildiğini düşünüyorum. Bu noktada, dağcılığın salt fiziksel bir spor dalı veya sadece tırmanış olmadığından bahsetmek istiyorum: gerçek dağcı kültürlü, nazik, sağduyuludur ve bunun yolu da okumaktan, kitaplardan, literatürü ve tarihi  bilmekten geçer. Zaten alanında gelişmiş her insan için bu nitelikler önem taşımaz mı?


Peki Türkiyedeki dağcılık üzerine yazılmış literatür çalışmaları sizce yeterli mi?

         Hayır yeterli değil bile diyemiyorum çünkü  böyle bir kavramımız  zaten yok maalesef. Avrupa da dağcılıkta ciddi bir kültür ve birikim sonucunda önemli bir miras oluşmuş, nesilden nesile iletilen ve kullanılan. Bizde hiç yok. İnsanlar zaten  ciddi işler hiç  yapmamış ki, ciddi bir belgeleme ve birikim  mümkün olsun. Yeni tırmanıcılar açısından bu türde  bir birikim olmadığı için, onların herşeyi kendileri keşfetmeleri gerekti. Mesela bizim nesile bir önceki nesilden ne kitap, ne rehber, ne hikaye, ne tecrübe,  hiçbir şey gelmedi. Eh, herkes Amerikayı yeniden keşfetmek zorunda kaldı.. Bu konudaki eksik  giderek biraz azalıyor, ama yine de var.  Bir sonraki Türk tırmanıcı, dağcı, doğa sporcusu nesili daha şanslı bence. Çünkü artık daha çok eser var bu konuda ve en önemlisi, internet var. Bilgi ulaşılır durumda, isteyen için.


Son kitabınız İrtifa 8000 den bahseder misiniz?

       Kendime ait yedinci özgün kitabım olan ‘İrtifa 8000 -Yüksek Macera’   232 sayfa, kuşe kağıda,  A4 yakını boyutta, renkli resimli olan bir kitap. 14 ayrı bölümünde 7000 ve 8000 metrelik dağlarda yaptığım tırmanışların hikayesini anlattım. Kitap, Kırgızistan’ın Tien-Shan Dağlarındaki 7010 metrelik Khan Tengri Dağı  tırmanışı ile başlayıp, en zorlu  Himalaya zirvelerden 8586 metrelik Kanchenjunga ile sonlanıyor. Bu kitabın görselliği ön planda ama içinde tırmanış hikayeleri de var.  Kitabın arka kapağındaki tanıtımdan bir  alıntı yapayım:


Ülkemizde yüksek irtifa tırmanışı yapan kişi sayısı sizce yeterli mi?

Hayır. Ülkemizde dağcılığa olan ilgiyle paralel olarak yüksek dağlara da ilgi az. Mesela sportif kaya tırmanışı gerek ulaşılabilirliği, gerek ilerlemenin  görece daha kolay olması nedeniyle daha çok  ilgi görüyor.  Ama o bile yetersiz. İran ile karşılaştırsak, onlar dağ ve tırmanış sporlarını tam benimsemiş bir toplum.  Herkes dağcı, herkes doğa sporcusu.  Yine örneğin Avrupa’da  yılda 50 milyon kişi  Alplere gidiyor. Bizde kaç dağcı var? Aladağlar’a yılda kaç kişi gidiyor?  Mukayeseye buradan başlamak gerek.


Dağcılık yada doğa sporlarıyla ilgilenmek isteyenlere ne önerirsiniz?

Dağcılık, belli başlı riskler içeren  bir tecrübe sporudur,  kısaca eğitim ve deneyim çok gerekli.  Uygun eğitimi aldıktan sonra herkes dağcılık yapabilir ama kendi sınırlarını iyi değerlendirip doğru kararlar almak lazımdır. Tırmanış ve dağcılık çok zevklidir, insanı özgürleştirir ve ruhunu dinlendirir,  şehir hayatının kısıtlamalarından kurtulmasını sağlar,  herkes doğa sporlarında kendine hitab edecek bir yan bulacaktır. Önemli bir detay  uygun  partneri veya ekibi bulmaktır,  çünkü iyi bir partner ve ekiple doğadaki paylaşımlar çok daha keyifli olur.  Dağcılığa başlamak isteyenlere Zirve Dağcılık gibi dağcılık kulüplerinden birine başvurmalarını tavsiye ederim.